11 Mayıs 2010

Hamilelikte uçak yolculuğu korkutmasın

Otomobil kadar olmasa da günümüzün modern insanı zaman zaman uçak seyahati yapmak durumunda kalır. Hamile iken uçak yolculuğu yapmaksa çoğu kez kadınlarda endişe yaratır. Uçak firmalarının hamile olduğunu beyan eden kadınlardan uçabilir raporu istemesi ise bu korkuları şiddetlendirir. Oysa hamilelikte uçak yolculuğu kanama, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ya da erken doğum öyküsü gibi yüksek risk faktörlerinin olmadığı durumlarda son derece güvenlidir.
Hamilelikte seyahat etmek için en keyifli dönem 14 ile 27'nci haftalar arası yani ikinci trimesterdır. Bu dönemde sabah bulantıları geride kalmış, uyku hali kaybolmuş, düşük olasılığı azalmış ve hamileliğe alışıldığı için artık olay keyif verici bir hal almıştır. Gezmek, dolaşmak, ve hamileliğin keyfine varmak için tüm şartlar uygundur.

Üçüncü trimesterda uçmak güvenli midir?
Herhangi bir tıbbi komplikasyon yoksa, karnınızda ikiz ya da üçüz bebek taşımıyorsanız ya da daha önceden erken doğum yapmadıysanız hamileliğinizin 36.haftasına kadar kabin basıncı ayarlı uçaklar ile yolculuk yapabilirsiniz. 36. haftadan sonra pek çok havayolu şirketi hamile kadınları uçaklarına kabul etmemektedir. Bunun nedeni anne ya da bebek açısından ortaya çıkabilecek olan riskler değil olası bir doğum durumunda havayolu şirketinin havadayken yaşanacak olan bir doğum nedeniyle risk almak istememeleridir.

Bilet acentaları rezervasyon sırasında size hamile olup olmadığınızı ya da beklenen doğum tarihinizin ne zaman olduğunu sormazlar ancak uçağa binmek üzere kapıya yöneldiğinizde tatsız bir süprizle karşılaşabilirsiniz. Eğer beklenen doğum tarihinize 1 hafta ya da daha az kalmış ise havayolu şirketi sizi uçağa almama hakkın sahiptir. Uçağa biniş sırasında sorun yaşamamak ve hatta uçuşu kaçırmamak için doktorunuzdan uçak yolculuğu yapmanızda bir sakınca olmadığında dair rapor alıp bunu tüm uçuşlarınız sırasında yanınızda taşımanız uygun bir davranış olacaktır. Bu raporda muayene olduğunuzun ve 72 saat içinde doğumun başlayabileceğine ilişkin bir bulguya rastlanmadığının belirtilmesi özellikle hamileliğinizin son dönemlerindeyseniz yararlı olabilir.

Her havayolu şirketinin kendine ait politikaları ve yaklaşımları vardır. Rezervasyon yaptırırken durumunuzu belirtmeniz ve seyahatinize engel herhangi bir yaklaşım olup olmadığını araştırın.Bu konu ile ilgili olarak Türk Hava Yolları'nın resmi internet sitesinde açıkladığı hamile yolcu taşıma politikası şu şekildedir:

Hamileliğiniz sırasında uçak yolculuğuna çıkarken dönüş zamanında kaç haftalık olacağınızı ve yeni bir rapor gerekip gerekmediğini kontrol etmeyi unutmayın.

Dikkate almanız gereken tek nokta havayolu şirketlerinin politikaları olmamalıdır. Uçak yolculukları genelde rahatsız koltuklarda yapılan sıkıcı seyahatlerdir. Hamilelik döneminde yolculuk esnasında çok daha çabuk sıkılabilirsiniz. Hamileliğinizin son dönemlerinde çokmecbur kalmadıkça uçak yolculuğundan kaçınmanızı öneririm.Özellikle yurtdışı uçuşlarda gittiğiniz yerdeki sağlık koşullarını ve sunulan hizmeti de araştırmalı ve aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Gittiğiniz yerde aniden sancılarınız başlar ise yeterli bir sağlık hizmeti alabileceğinizden emin olmalı eğer olanağınız varsa bu tür hastane ve merkezlerin adres ve telefonlarını yanınızda bulundurmalısınız.

Hava alanına girerken geçtiğim kapı ve dedektörler bebeğime zarar verir mi ? sorusu çok sıkkarşılaştığımız sorulardan birisidir. Bu sorunun cevabı HAYIR'dır. Hava alanlarının girişindeki dedektörler metal dedektörüdür ve X ışını ile çalışmazlar. Bu nedenle bu kapılardan güvenle geçebilirsiniz.

Uçaktaki kabin basıncı bebeğinize zarar vermez. Bir çok ticari havayolu şirketi uçaklarındaki kabin basıncını belirli bir seviyede tutmak zorundadır. Bu yasal bir zorunluluktur. Yapılan incelemelerde kabin basıncının bebeğe zarar verebileceği yönünde bir kanıt bulunamamıştır. Gerçekte asıl sorun kabin basıncı olmayan küçük uçaklar ile yapılan yolculuklarda yaşanmaktadır. Kabin basıncı sağlanmadığında örneğin 10.000 feet yükseklikte uçarken sanki yüksek bir dağın zirvesinde gibi olursunuz. Bu yükseklikte oksijen basıncı çok azalmıştır ve vücudunuz sizin ve bebeğiniz için yeterli oksijeni sağlayabilmek için daha fazla çalışmak zorundadır.

Uçak yolculuğu sırasında nelere dikkat etmelisiniz?
Harhangi bir yerde uzun süre oturmak bacaklarınızdaki kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerde şişmelere neden olabilir. Bu nedenle her 1.5-2 saatte bir ayağa kalkıp koridorda yürüyüş yapmalı ve kan dolaşımınızı canlandırmalısınız. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklarınıza germe egzersizleri de yaptırabilirsiniz. Yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerini azaltabilirsiniz.

Bunun için oturur pozisyondayken bacaklarınızı iyice ileriye doğru uzatın, topuklarınız merkez olacak şekilde ayağınızı yavaşça kendinize doğru kuvvetice çekerek baldır kaslarınızı gerin. Daha sonra ayak bileklerinizi sağa sola çevirin ve parmalarınızı açıp kapatın.

Hamilelik sırasında yapılan uçak yolculuklarında uzun süre rahatsız bir pozisyonda hareketsiz oturmak tromboz (damar içindekan pıhtısı) ve varis riskini arttırır. Uçuş süresince özel varis çorabı giymek bacaklarınızdaki kan dolaşımını destekler ve şişmiş damarları rahatlatır.

Eğer yanınızdaki koltuk boşsa ya da uçak içinde yan yana iki boş koltuk bulabilirseniz uzun oturmak suretiyle ayaklarınızı kaldırabilirsiniz. Uçaktaki kabin basıncı ayaklarınızda şişmeye neden olabilir. Ayakkabılarınızı çıkararak kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Yürüyüş sırasında rahat ve sağlıklı olmasa da uçuş süresince terlik giymeniz rahatlamanıza yardımcı olacaktır.

Yazan: dr.alper mumcu

21 Nisan 2010

Pasaportu eski olanlara vize yok


Schengen Ülkeleri Konsoloslukları veriliş tarihi 10 yıldan eski olan pasaportlara vize vermiyor.
5 Nisan'da başlayan uygulama, geçerli Schengen vizesi bulunan kişileri etkilemiyor. Ancak yeni vize başvurularında eski pasaportların mutlaka yenilenmesi gerekiyor.
Pasaportların yenilenme ücreti ise 136 lira.

16 Nisan 2010

Avrupa hava sahası bugün de felç

İzlanda'daki bir yanardağdan yükselen kül bulutları yüzünden, Avrupa'da dün sekteye uğrayan hava trafiği bugün de düzelmiş değil.
Binlerce sefer iptal edilirken, durumdan yüz binlerce yolcunun etkilendiği belirtiliyor.
Avrupalı hava trafiği yetkilileri, durumun hafta sonunda da devam edebileceği uyarısında bulundu.
İngiltere'de hava sahasını kapatma uygulaması Cuma geceyarısına kadar uzatıldı.
Ancak kül bulutu güneye kaydıkça, Kuzey İrlanda ve İskoçya'daki bazı uçuşlar yapılabildi.
İrlanda, Norvec, Danimarka, Belçika, Hollanda, Litvanya ve Finlandiya'da da hava sahası kapatıldı.
İsveç, Fransa, Almanya ve Fransa ise, hava sahalarını kısmen, kuzey bölgelerini kapsayacak şekilde kapattı.
Avrupalı yetkililer rüzgarın az olması nedeniyle bulutun yavaş ilerlediğini ve hala çok yoğun olduğunu belirtiyor.
Uzmanlar, yanardağdan çıkan ufak kaya parçacıklarının, tüf ve küllerin uçak motorlarını tıkayabileceğini kaydediyorlar.

Buzulda erime
Meteoroloji yetkilileri, yanardağdan yükselen küllerin dağılmasının günler alabileceğini belirtiyorlar.
Eyjafjallajoekull buzulunun yanındaki yanardağın yeniden faaliyete geçmesi ardından, buzulda erime meydana geldi.
Bunun yol açtığı seller yüzünden, İzlanda'nın güney batısında yaşayan 800 kişi evlerinden tahliye edildi.
1982 Yılında British Airways'e ait bir uçak, bir yanardağdan yükselen kül bulutu içinden geçerken, dört motoru birden durmuştu, uçak çok büyük bir yükseklik kaybından sonra pilotlar motorları yeniden çalıştırmayı başarabilmişti.
İnsan sağlığına etkisiKül bulutunun insan sağlığına olumsuz bir etkisinin olmadığı belirtiliyor.
İskoçya Çevre Koruma Ajansı, ilk küllerin ülkenin kuzeyine inmeye başladığını, alınan örneklerin incelendiğini duyurdu.
Sağlık yetkilileri de bölgede yaşayanlarda solunum zorlukları görülse bile, bunun çok kısa süreli olacağı ve kalıcı bir etki bırakmayacağında birleşiyor.

1 Mart 2010

Sonbaharın rengârenk tuvalinde Batı Karadeniz sahilleri

Mehmet Yasin / Hürriyet
Her mevsimin bir güzelliği vardır ama sonbahar renkleriyle insanı büyüler. Ağaçlar en renkli elbiselerini giyer, renkli yapraklarla kaplanan toprak renkli bir kilim gibi görünür. Doğaya dinginlik çöker, bacalardan yükselen beyaz duman çevreye odun kokusu salar. İşte bu anda renkli rotalarda dolaşmak insana bir ressamın tuvalinde ya da kartpostalın içinde geziniyor duygusu verir. Bu hafta size Batı Karadeniz’de yaptığım rengarenk yolculuğu anlatmaya çalışacağım.
Bazı rotalar vardır ki, mevsiminde gitmek gerekir. Gezginler o yollardan geçerken, kendini bir kartpostalın içinde yolculuk ediyormuş gibi hisseder. Doğadaki görüntüler büyüleyicidir. İnsanın canı hiç geri dönmek istemez.
Geçen hafta işte böylesine güzel bir rota izledim: İstanbul, Düzce, Bolu, Gerede, Karabük, Kastamonu... Sonra, karşıma çıkan Küre Dağları ile beraber masal da başladı. Bu masal, “Binbir Gece Masalları”na benzer. Hiç bitmez. Her seferinde ayrı bir zevk verir. Küre Dağları’ndaki kaçıncı yolculuğum olduğunu unuttum. İlk kez, 15 yıl önce Atlas Dergisi için Valla Kanyonu’na giderken bu masalın içine düşmüştüm. Sonra bir daha çıkamadım. O günden beri her fırsatta soluğu bu dağlarda, geçit vermeyen ormanlarda aldım. Her mevsimini yakından izledim. Her mevsimine aşık oldum. Ama sonbahar görüntülerine yüreğimin baş köşesini ayırdım.
Geçen hafta dağın kıvrımlı yollarında ilerlerken, sevgiliye kavuşmuş bir aşık gibi heyecanlıydım yine. Ağaçlar, sanki geleceğimi biliyormuş gibi rengarenk elbiselerini giymişti. Mersin, kestane, kocayemiş, kızılçam, göknar, kayın, akağaç, kavak... Hepsi ayrı bir renge boyanmıştı. Sarılar, yeşiller, kırmızılar, turuncular, vişne çürükleri güneşin ışıklarıyla oynaşırken, açıklı koyulu tonlara bürünüyorlardı. Bu rengarenk ormana karasevdalı olduğumu bir kez daha anladım.
ODUN KOKULU DAĞLAR
Bu mevsimde akşam erkenden geliyor. Alacakaranlık yanında ayazı da sürüklüyor. İşte o alacakaranlıkta, evlerin bacalarından yükselen beyaz dumanlar, görüntüyü daha da masalsı kılıyor. Dumanları gördüğünüzde otomobilin penceresini açıp, havayı koklamanızı öneririm. Çünkü bütün dağı odun kokusu sarar. Eğer çocukluğunuz sobalı bir evde geçmişse, bu koku sizi geçmişinize sürükler.Küre kasabasından geçerken aklıma çok önceleri seyrettiğim, bu yörede “kayık yarışı” denen kızak yarışları geldi. Olimpiyatlarda izlediğimiz yarışların aynısı, bu bölgede tam 500 yıldan beri yapılıyordu. Yaban eriği ağacından yapılan tek kişilik kızak, bir gece önceden su dökülerek buz haline getirilen pistte, saatte 65 kilometre hıza ulaşıyordu. Kim daha uzağa kayarsa yarışı o kazanıyordu. Küre kasabasını geçtikten sonra, önce ağaçlar görünmez oldu; yamaçlardaki evlerin pencerelerinden cılız ışıklar parladı. Karanlık tüm sessizliğiyle Küre Dağları’nın üstüne çöktü. Bir süre sonra uzaklardan İnebolu’nun ışıkları göz kırpmaya başladı.
Gezideki ilk durağım, dağlarla deniz arasına sıkışmış bu “kahraman” kasaba olacaktı. Oraya vardığımda, İnebolu uykuyla kucaklaşıyordu. Ben de deniz kıyısındaki otelde, Karadeniz’in ninnisiyle uykuya daldım. Rüyamda, sağa sola savrulan renkli yaprakları gördüm. Onları ormanda uçuşan binlerce kelebeğe benzettim. Sonra azgın dalgalarla boğuşan kayıkçıları kürek çekerken gördüm.
KIVRIM KIVRIM BİR YOL
İnebolu’dan sonra kıyıdan yola devam ettim. Eğer yola çıkmadan birilerine “yol nasıl” diye sorarsanız, alacağınız yanıt sizi korkutur. Aldırmayın. Bu yol virajlıdır ama size yaşamınız boyunca unutamayacağınız manzaralar sunar. Solunuzdaki tepeler rengarenk ormanlarla kaplıdır, sağınızda ise lacivert bir deniz sonsuza doğru uzanır. Yola çıkma amacınız zaten bu güzellikleri yudumlamak değil mi? Aceleniz de yok. Ne bekleyeniniz var, ne de yetişmeniz gereken bir randevunuz. Onun için bu yolun tadını çıkartın.
3-4 saat süren bu yolda önüme önce Cide çıktı. Bu yemyeşil kasaba beni sımsıcak sarıp sarmaladı. Kıyıdaki doğal plaj, yaz düşleri görmeme neden oldu. Buradan geçip gitmeden, kasabanın içine girip sevdiklerime birer sarı yazma almayı ihmal etmedim.
Cide’den sonra yol, yine ağaçların arasında kıvrım kıvrım ilerdi. Bu yolun her mevsim güzel olduğunu biliyordum. Kış başında asfalt, ağaçlardan dökülen yapraklar yüzünden renkli bir kilime benzer. Yazın ise yemyeşil bir tüneli andırır. Hava, ıslak çimen, ağaç, duman, çürümüş yaprak, çiğ, yosun ve iyot kokar. Yani nefes aldığınızda tüm doğayı ciğerlerinizde hissedebilirsiniz. Sık ağaçların arasından Karadeniz’i görürsünüz ama yanına inemezsiniz. Çünkü Karadeniz, sahillerini göstermekte biraz cimridir. Onun için ıtırlı tepeleri aşıp, güzelim sahillere inecek yol bulamadım.
Karadeniz, Gideros’ta insafa gelip, güzelliğini gözler önüne serdi. Burası denizden görünmeyen, havuz benzeri bir koydu. Kıyısındaki kahvelerde oturup, bir çay içimi sürede, buraya sığınan korsanları düşlerken bile heyecanlandım. Ben düş kurarken, yeşil başlı ördekler sakin suları yararak karşı kıyıya gidiyorlardı. Ağaçlar ise su üstündeki yansımalarına bakıp, güzelliklerini seyre dalmışlardı.
CENNET AMASRA
Yola devam ettim. Bu kez karşıma Kurucaşile çıktı. Son gördüğümde küçük bir köy kadardı, şimdi gelişmiş, serpilmiş, koca bir kasaba olmuştu. Burada Türkiye’nin en dayanıklı tekneleri yapılıyordu. Yıllar boyu ben de bura yapımı küçük bir teknenin sahibi olma hayalini kurmuş, ama bunu bir türlü gerçekleştirememiştim.
Çakraz Koyu, Bozköyaltı derken, Bakacak Tepesi’nden Amasra göründü. Tarih kitapları doğru söylüyorsa, Fatih Sultan Mehmet Amasra’yı önce bu tepeden görmüş ve yanındaki lalasına, “Lala, lala, cennet dediğin burası mı ola” diye kafiyeli bir soru sormuştu. Gerçekten de Amasra bu tepeden cennet gibi görünüyordu.
Amasra yabancım değildi. Kimi zaman tatile, kimi zaman yazı yazmaya, kimi zaman televizyon için çekime gelmiştim. Karadeniz kıyılarındaki gözdelerimden birisiydi burası. Deniz isterseniz en temizi, doğa isterseniz en yeşili, tarih isterseniz, ondan bol başka bir şey yoktu Amasra’da.
Sekiz katlı salatanın eşlik ettiği tavada balık ziyafetinden sonra Batı Karadeniz kıyılarındaki gezimi noktaladım. Ertesi gün Bartın’dan geçip, Çaycuma, Devrek, Mengen üstünden Bolu’ya indim. Bu yolu tercih etmemim nedeni, ağaçlarla olan randevumdu. Ormanlar süslenmiş, püslenmiş beni bekliyorlardı. O kadar güzel görüntüler sunuyordu ki, her viraj sonrasında durup, onlarla hatıra fotoğrafı çektiriyordum.
Hiç dönmek istemedim. Ama bir başka yolculuğa başlamak için tekrar başa dönmek zorundaydım. Bu rüya rotayı size de öneriyorum. Geç kalmış sayılmazsınız çünkü bu yollar size her mevsimde bir başka güzelliğini sunacaktır emin olun.

İNEBOLU
Kahraman kayıkçılar cephane taşıdı şapka devrimi bu kasabada başladı İnebolu’yu dolaşırken, kasabayı kendini göstermeyi istemeyen, çekingen, utangaç yaşlı bir yiğide benzettim. Aslında kasabada geçmişten pek iz kalmamıştı. Çirkin apartmanların arasına sıkışmış, vişne çürüğü boyalı, cumbalı, üç katlı eski ahşap evler de olmasa, insan İnebolu’nun geçmişini düşlemekte zorlanırdı. Örneğin, rüyama giren kayıkçıları kim, nasıl hatırlardı acaba. Geçmişte, “Orada vapur batar, kayık batmaz” diye ünlenmişti İnebolu. Çünkü o dönemin kayıkçıları, dev dalgalara aldırmadan denize açılır, yük götürür, yük getirirdi. Kayıkların dümenini tutanların bileği tunçtan, kürekçilerinin pençeleri çeliktendi adeta. Seferden sonra tüm kasabayı “heyamola” çekerek inletir, “heyemola” oynayarak titretirlerdi.
İnebolulu kayıkçılar bu kadar yiğit olmasa, kasaba açlıktan kırılırdı. Çünkü kuzeyden kopan rüzgar önüne kattığı dalgaları buraya sürüklerdi. Karaya vuran dalga geri çekilirken, arkadan gelenle çarpışır ve dalgalar yarılırdı. İşte bu yarık dalga, denizcilerin korkulu rüyasıydı. Gemiler limana yaklaşamaz, kayıkçılar ölümüne yükü boşaltırlardı.
İnebolu bu kahraman kayıkçıları ile övünmekte çok haklıydı. Çünkü gemilerle buraya gelen cephaneleri, kayıkçılar karaya taşımış, oradan da kağnılarla cepheye gönderilmişti. Kurtuluş Savaşı, işte bu cephaneler sayesinde kazanılmıştı. Bu olaylardan birine şahit olan yazar İsmail Habib Sevük, 1921 yılının haziran ayında, Sovyetlerden silah getiren “Ümit” vapurunun boşaltılmasını şöyle anlatmıştı:“Yunan gemileri gelmeden yükü boşaltmak gerekti. Bütün sandallar vapura üşüştü. Kimse iskelenin inmesini beklemedi. Sekiz, on metrelik kancalarını güverte parmaklığına iliştiren deniz çocukları, kancaların sırıklarından sansar gibi tırmanıp, birer cambaz gibi vapura atıldılar. Dolan kayıkların karaya doğru yarışını görmeliydiniz. Kürekler pervane gibi işliyordu. Yükünü boşaltan tekrar vapura koşuyordu.”Türkiye Büyük Millet Meclisi, İnebolulu kayıkçılara daha sonra İstiklal Madalyası verdi.Bugün o kayıkçıları ararsanız bulmazsınız. Çünkü kayıklar artık yok. Modern çağın araçları onları da yok etti. Geride ise gururla anlatılan hikayeleri kaldı.
BUNA ŞAPKA DERLER
Eğer geçmişle ilgili bilginiz yoksa, İnebolu’nun dar sokakları size bir şey söylemez. Örneğin, tarihi Halkevi binasının önünden geçerken sadece, “ne kadar güzel restore edilmiş” demekle yetinirsiniz. Ama, Türk halkının festen şapkaya bu binada geçtiğini bilirseniz, durup uzun uzun düşünürsünüz. O günlerin tanığı İsmail Habib Sevük, tarihi anı şöyle tarif etmişti bir yazısında: “Şu karşıdaki büyük binanın büyük salonu, o kadar kalabalık ki, oturacak değil, ayakta duracak yer yok. Pencerelerin içleri bile dolmuş. Şef önündeki kalabalığa bakıyor: Abani sarık, yeşil sarık, kurşuni kalpak, vişne çürüğü fes, yassı kalıp, sivri kalıp, kalın püskül, kopuk püskül... Nedir bu, bir karnaval kalabalığı mı? Şef elindeki Panamayı kalabalığa doğru sallayarak bağırıyor: Bunun adına şapka derler!..”İşte o an, Türk halkı İnebolu’da şapka ile tanışıyordu.
Eğer Manastır Tepesi’ne çıkarsanız, kendisini göstermeyi pek sevmeyen İnebolu’yu ayan beyan görürsünüz. Sırtını rengarenk ormanlara dayamış, yüzünü lacivert Karadeniz’e dönmüş olan bu kahraman kasaba, belki kuş bakışı görüntüsüyle sizi sarıp sarmayabilir, kendisine aşık etmek için her cilveye başvurabilir. Bu kararı verebilmeniz için İnebolu’ya gitmeniz, elmasından, mantarından, helvasından, güvecinden, asırlık dönerinden, tavada nar gibi kızarmış mezgitinden, hamsisinden, pekmezli simidinden, ortası delik pidesinden yemeniz, soğuk suyundan içmeniz gerekir.
DAMAK ROTASI
Batı Karadeniz, göze olduğu kadar damağa da hitap ediyor. Yörenin yemekleri gerçekten de unutulmaz lezzetler sunuyor. Eğer İnebolu’ya giderseniz bir sabah kahvaltınızı yörenin ünlü güveci ile yapmanızı öneririm. Kayıkçılar ve orman işçileri zamanından kalma adet hâlâ sürüyor. Yağlı dana eti, soğan, sarımsak, domatesle yapılan, sekiz saate yakın odun fırınında kalan güveç gerçekten de damakta unutulmaz tatlar bırakıyor. Hele yanında fırından yeni çıkmış ortası delikli pide varsa bu güveci yemeye doyum olmuyor. Etin suyunu çeken pide insanın aklını başından alıyor.
Eğer güveç ağır gelir derseniz, İnebolu’nun pekmez suyuna batırılarak yapılan simiti ile çayınızı yudumlayabilirsiniz. Hele bu simit fırından yeni çıkmışsa yemeye doyamazsınız.
İnebolu’nun unutulmaz lezzetlerinden biri de döneri. 150 yıllık “Tarihi İnebolu Dönercisi”nde büyük gizlilik içinde hazırlanan ve odun ateşinde kızaran dönerin lezzetini anlatacak kelimeler sanırım henüz yazılmadı. Dönerle birlikte tereyağlı pilavı da yemenizi öneririm.
İlçenin çekme helvası ile tahin helvası da dillere destan. Yaklaşık 100 yıldan beri yapılan bu helvaları eğer sıcak sıcak yeme şansını elde edebilirseniz, damağınızın çatır çatır çatladığını hissedebilirsiniz.
Amasra’da ise şimdi hamsi ve mezgit zamanıdır. Burada balığın tadı tavada çıkar. Mısır ununa bulanan balıklar, özel kızartma yöntemi ile inanılmaz bir lezzete dönüşürler. Amasra’nın bir de salatası meşhurdur. Mevsimine göre 6-8 katlı olan bu salatalarda tüm yeşillikleri bulmak mümkündür. Bu salatalar hem çok süslü hem de çok lezzetlidir. Balığın üstüne tatlı yemeden hiç olur mu? Katı manda yoğurdunun üstüne dökülen baldan oluşan tatlı, hem çok hafif hem de çok lezzetlidir.
Özetlersek, Batı Karadeniz hem göze hem de damaklara ziyafet çeker.
Batı Karadeniz ve diğer turlar için Merlin Turizm
0212 458 44 14

26 Şubat 2010

Sheraton Çeşme Newyork Manzaralı

2 bin 200 TL’lik Çeşme tatili New York’ta 4 gün tatil kazandıracak
SHERATON Çeşme, 1 Haziran-30 Ekim tarihleri arasında ortalama 2 bin 200 TL’ye malolan 8 gecelik tatil yapan müşterilerini 4 günlüğüne New York’a gönderecek. Kampanyaya katılanlar 1 gece Viyana’da kalıp sonra New York’a uçacak ve The Marmara Manhattan’da konaklayacak.
SHERATON Çeşme, 1 Haziran-30 Ekim tarihleri arasında ortalama 2 bin 200 TL verip 8 gece konaklayan müşterilerini 4 günlüğüne New York’ta tatile gönderecek. 2007 yılından bu yana düzenlediği kampanyalarla müşterilerine Barcelona, Roma, Milano gibi Avrupa şehirlerinde ve Dubai’de tatil hediye eden Sheraton Çeşme’nin yeni rotasında ise New York var.
Kampanyanın çok esnek olduğunu ve Çeşme’de 8 gün tatilin uzun geldiği müşteriler için 4’er günlük 2 tatille de aynı kampanyadan yararlanma fırsatı verdiklerini söyleyen Sheraton Çeşme Oteli Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı İskender Dilek, 30 Nisan’a kadar rezervasyon yaptıranların katılabileceği yeni kampanyayla 750 kişiyi hedeflediklerini açıkladı.
1 gece Viyana’da kalış
Avusturya Havayolları işbirliği ile yapılan kampanya kapsamında havayolundan uçak bileti ile The Marmara Manhattan Oteli’nde konaklama bedava olacak. Kampanyaya katılanlar, New York’ta tatil haklarını 1 Kasım 2010 ile 30 Haziran 2011 arasında kullanabilecek. Avusturya Havayolları’nın Viyana aktarmalı uçuşu ile önce 1 gece Viyana Le Meridien Otel’de konaklanacak. Ertesi gün New York’a gidilerek The Marmara Manhattan Otel’de kalınacak. Ayrıca Avusturya Turizm ofisi Viyana’da müze ve ulaşımda kullanılacak City Bus kartını bedava verecek.
Avusturya Havayolları Türkiye Genel Müdürü Altuğ Bekdemir ve The Marmara Manhattan Oteli Genel Müdürü Nur Ercan Mağden de kampanyaya dahil olmaktan memnun olduklarını açıkladı.
SIRADA BANGKOK VE PHUKET VAR
- DAHA önce Sheraton Çeşme Oteli’nde 6 gece konaklayanlara Roma, Milano, Prag, Amsterdam ve Barcelona gibi Avrupa şehirlerinde 2 gece 3 gün tatil hediye ettiklerini hatırlatan İskender Dilek, geçtiğimiz yıl bu kampanyalardan 3 bin 500 kişinin yararlandığını söyledi. 3 gece 4 günlük New York kampanyasından sonra sırada Bangkok ve Phuket olduğunu açıklayan Dilek, görüşmelerinin devam ettiğini ifade etti. Çeşme’nin sezonunun yılda 7 hafta olduğuna ve yüzde 90 yerli turist ağırlıklı çalışan bir otel için bu kadar kısa sezonda sürekli doluluk yakalamak için kampanyalara ihtiyaç olduğuna dikkat çeken İskender Dilek, “Sektördeki 6 gece kal, 5 gece öde gibi klasik kampanyalar yapmak istemiyoruz. Daha önce iPod, Chrysler otomobil gibi hediyeler de verdik ama en çok talep tatil kampanyasına oldu” dedi

Rezervasyon için Merlin Turizm ile iletişime geçebilirsiniz.
0212 458 44 14
http://www.merlinturizm.com/

19 Şubat 2010

İTO İşadamlarına 5 yıllık İtalya vizesi kolaylığı


İstanbul Ticaret Odası (İTO) ile İtalya'nın İstanbul Başkonsolosluğu arasında imzalanan “Vize Kolaylaştırma Anlaşması” ile işadamları, İTO'dan alacakları “tanıma mektubu”yla 5 yıla kadar Schengen vizesi alabilecek.
Anlaşmanın imzalanması için düzenlenen toplantıda imzaların atılmasından önce İTO Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş'a Türkiye ile İtalya arasındaki ilişkilerin gelişimine yaptığı katkılardan dolayı İtalya Cumhurbaşkanı tarafından layık görülen “İtalyan Devlet Nişanı” takdim edildi. Nişanı Yalçıntaş'a İtalya'nın Ankara Büyükelçisi Carlo Marsili verdi.
Yalçıntaş, burada yaptığı konuşmada, kendisini “İtalyan Devlet Nişanı”na layık gördüklerinden dolayı İtalya Cumhurbaşkanlığı'na, Carlo Marsili'ye ve İtalya'nın İstanbul Başkonsolosu Massimo Rustico'ya teşekkür etti.
Türk ve İtalyan halklarının, dost iki halk olduğunu vurgulayan Yalçıntaş, “Bu dostluğun gelişiminde katkıda bulunabildiysem, bu benim için bir onurdur” dedi.İTO'nun birinci görevinin, üyelerinin sorunlarına çözüm üretmek olduğunu dile getiren Yalçıntaş, uluslararası ticaretin kolaylaştırılmasının da görevleri arasında bulunduğunu ifade etti.
Murat Yalçıntaş, uluslararası ticaretin önündeki en büyük engellerden birinin, vize problemi olduğuna dikkati çekerek, şunları kaydetti:“Schengen vizesi prosedürleri, işadamlarımızı çoğu zaman zorlayan ve hatta zaman zaman da morallerini bozan prosedürler olmuştur. Bu bağlamda Massimo Rustico'ya çok teşekkür ediyorum. Kendisi görevine başladığından bu yana işadamlarımızın rahatça vize alabilmeleri için yoğun çalışmalarda bulunmuştur. İtalyan'ın İstanbul Konsolosluğu, Türk işadamlarına her zaman en hızlı, en kolay vize veren Konsolosluk olmuştur. Yaptığımız anlaşmayla da bu prosedürleri en aza indireceğiz. İşadamlarımızın daha kolay ve daha uzun süreli vize alabilmelerini sağlayacağız.İşadamlarımız, İtalyan Konsolosluğu'na bizden alacakları “tanıma mektubu”yla müracaat ettiklerinde 5 yıla kadar ve çok daha kolay vize alabilecekler. Bu mektubu verirken tabii ki çok titiz davranacağız. Bize başvuran firmalarda belirli kriterlere bakacağız. Bu kriterleri sağlayan firmalara vereceğiz.”
“BU KOLAYLIKTAN FİRMANIN ÜST DÜZEY ÇALIŞANLARI DA YARARLANABİLECEK”
Soruları da yanıtlayan Yalçıntaş, bir soru üzerine işadamlarının İtalya'dan aldıkları vizeyle diğer tüm “Schengen Ülkeleri”ne girebileceklerini söyledi.Bir gazetecinin, İTO'nun, hangi kriterlere bakacağını sorması üzerine de Yalçıntaş, şöyle konuştu:“Başvuran firmanın, devamlı bir firma olup olmadığına bakacağız öncelikle. Dün firma kurup ta bugün bize gelirse birisi, bu firmaya elbette bu mektubu vermeyeceğiz. İkinci olarak ta firmanın devlete ve bize karşı yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğine dikkat edeceğiz. Firmanın bizdeki kayıtları düzgünse, devlete karşı vergilerini aksatmadan ödeyen bir firmaysa küçük veya büyük bir işletme olması bizim için önemli değil, mektubu verebiliriz. Bu kolaylıktan ayrıca sadece firmanın sahipleri değil, üst düzey çalışanları da yararlanabilecek.”
“100 BİN VİZE VERMEYE HAZIRIM”
Massimo Rustico da konuşmasında İTO ile yıllardır sürdürdükleri iş birliği ve güç birliğine vurgu yaptı.Schengen vizesi için başvuruda bulunan işadamlarına, bu başvuruyu bir kabus haline getirmemek için çalıştıklarını belirten Rustico süreci mümkün olduğunca hızlandırmak istediklerini söyledi.
2005 yılında yılda 8 bin civarında vize verdiklerini, ancak prosedürlerinde yaptıkları değişiklikle bu sayıyı çok yukarılara taşıdıklarını dile getiren Rustico, “Geçen yıl 50 bin vize verdik ama bunu yeterli görmüyoruz. Ben 100 bin vize vermeye hazırım” dedi.Rustico, iki hafta sonra görev süresinin biteceğini belirterek, “Umarım bundan sonra daha güzel işlere imza atarız. İyi bir dönem geçirdik ama ben yine de yüzde 100 memnun olduğumu söyleyemem. İki ülke arasındaki iş hacmini artırmak için çalışmalarımıza devam etmeliyiz” diye konuştu.Soruları da yanıtlayan Rustico, bir soru üzerine şu anda üç iş günü içerisinde vize verdiklerini, ancak bu süreyi, acil zamanlarda çok daha kısaltabildiklerini anlattı.“Bir saat içerisinde bile vize verdiğimiz zamanlar oldu” diyen Rustico, iş ilişkileri iyi olan firmaların işlerini daha da kolaylaştırmak için yoğun bir şekilde çalıştıklarını ifade etti.
Rustico, Schengen vizelerinin 5 yıla kadar verilebildiğini belirterek, “Uzun süreli ve iyi iş ilişkileri içerisinde olduğumuz firmalara 5 yıla kadar vize verebiliriz. İTO ile yaptığımız anlaşmayla bize İTO'dan aldığı mektupla başvuran firmalar için önceliğimiz olacaktır. Bu firmaların arasından tabii ki herkese 5 yıl vize vermemiz söz konusu değil ama iyi ilişkiler içerisinde olduğumuz firmalara bu imkanı sağlayabiliriz” ifadelerini kullandı.
Diğer bir soru üzerine de Rustico, Türkiye'de, Türk halkı için tüm birimleriyle çok yoğun çalıştıklarını vurgulayarak, geçen yıl İstanbul'da 50 bin, İzmir'de 14 bin ve Ankara'da 6 bin olmak üzere toplam 70 bin vize verdiklerini söyledi.
İtalya'nın Ankara Büyükelçisi Carlo Marsili de Yalçıntaş'ın, Türkiye'nin ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve İtalya ile Türkiye arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde önemli rol oynadığını belirtti.
İtalyan firmalarının Türkiye pazarına girebilmesinde ve burada başarılı olabilmelerinde Yalçıntaş'ın ve İTO'nun büyük katkıları olduğunu vurgulayan Marsili, “Bu nedenlerle kendisine 'İtalyan Devlet Nişanı'nı vermekten onur duyuyorum” dedi.
Hürriyet